gubaz

Erkek

Bu üyenin kişisel bilgilerini görmek için üye olmanız gerekmektedir.
gubaz
23 Ağustos 2019 Cuma, 22:33
Şikayet Et Detayını Göster
çok zor...
Bu ülkede kadın, çocuk ve ağaç olmak çok zor. Hiç bir gerekçe şiddeti haklı çıkartamaz...
0 Yorum
Tüm Yorumları Göster
gubaz
23 Ağustos 2019 Cuma, 21:10
Şikayet Et Detayını Göster
yazı biraz uzun ama okumanızı istirham ederim....
BİR TOPLUMUN YOK OLMASI İÇİN Bu günkü Müslümanların bu günkü durumlara gelebilmeleri için yabancı kültür emperyalistlerin hazırlayıp uygulamaya başladıkları manifestolarına göre başarılı olup olmadıkları hakkında bir karar verilebilmesi açısından değerlendirme yapabilmemiz açısından araştırmalarımla tesbit edebildiklerimi siz okurlarımla paylaşmak istedim. Buna göre; 1. Müslüman Bir Toplumu Çökertmek İstiyorsanız; Önce ev hanımlığını ve anneliği değersizleştirin ki evde ana kalmasın. Evde ana kalmayınca nesiller televizyonun ve internetin emzirip büyüttüğü ruhsuz, kimliksiz ve merhametsiz nesiller olarak yetişsin. 2.Bir toplumu Yıkmak İstiyorsanız; O toplumun babalarını borca, kredi kartı batağına, geçim derdine, işsizliğe ve açlığa mahküm edin ki ne eşlerine, ne evlatlarına, ne de ailelerine ayıracak vakitleri kalsın. Taksit ödemekten, kirayı denkleştirme derdinden, çocuklarının okul masraflarını düşünmekten başka bir şey düşünmeye mecalleri kalmasın.3. Bir Toplumu Çürütmek İstiyorsanız;Evliliği pahalılaştırıp, nikahsız birlikteliği ucuzlatın ki genç nesiller haram yollara tevessül etsin. Zinayı kolaylaştırıp evliliği zorlaştırın ki nesiller, flörtün, ahlaksızlığın pençesinde eriyip gitsin. Aile politikalarıyla, nafaka kanunlarıyla, pozitif ayrımcılıkla aileye darbe üstüne darbe indirin ki toplumun çekirdeği çürüyüp gitsin.4. Bir Toplumu İfsad Etmek İstiyorsanız;Helal lokmayı ve helal kazancı zorlaştırın ki midelere giren haram lokmalarla o toplumun kimliğini, özünü, ruh kökünü ve karakterini değiştirebilesiniz. Faizli esnaf kredileriyle, evlilik ve düğün kredileriyle, piyangoyla, promosyonlarla bir şekilde herkesi faize ve harama bulaştırın, .5. Bir Toplumu Bitirmek İstiyorsanız;O toplumun alimlerini, hocalarını, imamlarını itibarsızlaştırın ki toplumu derleyip toparlayacak, onlara rehberlik edecek, istikamet belirleyecek olan alimlere güven kalmasın. Onları kendi aralarında birbirine düşürün, halkın önünde tartıştırın, her birine farklı bir şey söyletin ki halkın nazarında itibarları zedelensin. İmamları ve hocaları komedi filmlerinin ve fıkraların başkarakteri haline getirip gözden düşürün ki kriz anlarında rehberlik yapıp safları tahkim edecek kimse kalmasın. Cemaatleri, dernekleri, ihale kovalama ve kadro yerleştirme derdine düşürün, ki toplumu irşad edecek kimse kalmasın.;Öğretmenleri itibarsızlaştırın ki öğrencileri bile onları ciddiye almasın ve onların üzerinde hiçbir yaptırımları kalmasın. 7. Bir Toplumu Perişan Etmek İstiyorsanız ;O toplumu dizilerden, yarışma programlarından, yemek, evlilik ve magazin programlarından başlarını kaldıramayacak hale getirin ki gerçek hayatla bağları kopsun. Diziler vesilesiyle ahlaksızlığı yasak aşk, zinayı seviyeli birliktelik, adatmayı sıradan bir iş olarak gösterin ki toplumun temelleri sarsılsın.;Müslüman siyasetçilere güveni sarsın ki Müslümanlar ve İslami siyaset, toplumun nazarında bir umut ve bir alternatif olmaktan çıksın.9. Bir Toplumu Çözmek İstiyorsanız; Peygamberimiz (Aleyhisselamı) dini alanın dışına itin ki halkın İslami yaşamında yegane örnek ortadan kalksın. Sürekli bize Kur'an yeter deyin ki Peygamberin (Aleyhisselam) sözünün yerine kendi aklınızı koyup toplumu istediğiniz gibi yönlendirebilesiniz. Ve Kitap'ı kafanıza göre yorumlayabilesiniz. Geleneği, geçmiş birikimi itibarsızlaştırın ki o toplumun geleceğini de yok edebilesiniz. Bidatlari ve hurafeleri yaygınlaştırın ki hakikati perdeleyebilesiniz.10. Bir Toplumun Kökünü Kurutmak İstiyorsanız; Özellikle sakallıların, başörtülülerin, namazlıların yalan söylemesini, iftira atmasını, haksızlık yapmasını, kul hakkına girmesini, sözünde durmamasını, borcunu ödememesini, harama bulaşmasını, kirlenmesini, örselenmesini ve yıpranmasını sağlayın ki toplumun Müslüman kimliğe zerrece güveni kalmasın. Müslümanlara olan güveni de bitirebilirseniz artık oturup rahatlıkla kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Çünkü hedefinize ulaşmışsınız demektir. Büyük İslam alimi İbni Haldun da bir toplumun çöküş alametlerini; Dayanışmanın yok olması,Üretimin zayıflaması, tüketimin çılgınlığı, vergilerin artması, liyakatin dikkate alınmaması, adaletsizliğin yaygınlaşması,umutların kırılması, göçün hızlanması, iblisane gurur ve kibir, gösteriş riyakarlık ve yalakalık, ve en kötüsü de her şey normalmiş gibi bütün bunları görmezden gelen ve kabullenen bir topluluğun olmasıdır demektedir.Durumu saygılarımla taktir ve tensiplerinize arz ederim efendim. Kendimize dönelim zira başka Türkiye yok.
7 Yorum
gubaz unfy yazı içersinde numara yazılması unutuldu... Teşekkür ederim ilgin icin... 23 Ağustos 2019, 21:45
UndY 6. ve 8. maddeler yok. 23 Ağustos 2019, 21:17
Hayırda şer Bitmişiz haberimiz yok 23 Ağustos 2019, 21:14
Tüm Yorumları Göster
gubaz
25 Haziran 2019 Salı, 21:51
Şikayet Et Detayını Göster
Tarımda İsrail... Tohumda İsrail...
Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzun farkında mısınız? Tarım ve Köy işleri Bakanlığı'nda 115 bin kişi çalışıyor. 30 tane ziraat fakültemiz, 50 tane tarım araştırma enstitümüz, 10 bin işsiz ziraat mühendisimiz var. Buna rağmen Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı. Tek kelimeyle tohumun patronu ise İsrail. İsrailli araştırmacıların, genleriyle oynayarak, gül ile limon kokulu domates yetiştirdiğini Şalom Gazetesi'nin internet sayfasından biraz araştırıp okuyabilirsiniz. İstediğiniz şekle sahip domatesleri bile bulabilirsiniz; çekirdeksiz, kalp şeklinde, salatalık şeklinde, dilimli... Yani genlerle oynama meselesi yüzde yüz doğru. Gelelim başka doğrulara. Bu tohumların bir ekimlik olduğunu bilmeyen yok. Yani İsrail'den bir defa tohum almakla kurtulamıyorsunuz. Bir gram tohumun fiyatı her dönemde bir gram altına denk oldu. Üstelik İsrail tohumunu toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönemiyorsunuz. Genetik tohum o toprağ a da zarar veriyor. Artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorundasınız. 50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık tamamen kullanılmaz hale geliyor. Buna en güzel örnek: Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için artık patates ekimine izin verilmemesidir. Yani İsrail tohumu tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı bedava.... Tohumların içine hastalık yerleştiren İsrail bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor. Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor. Ne korkunç. Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Yoksa uluslararası mahkemede yargılanacak! Şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır. İkincisi de biz olacağız. EY VATANDAŞ AKLINI BAŞINA DEVŞİR !!! SOR SORUŞTUR, BOŞ DURMA... Bu yazıyı da okudunsa ister paylaş ister paylaşma, umrumda değil. Ama bilip de susmak ortak olmaktır. Bunu bari hatırla...Bu ihanete ortak olanlarla aynı pencereden bile bakma. Prof.Dr. Kadircan Keski Bora
1 Yorum
ÇOTANAK Ölüm tohumları, saklı seçilmişler kitaplarını okumanızı şiddetle öneriyorum. 26 Haziran 2019, 20:08
Tüm Yorumları Göster
gubaz
24 Haziran 2019 Pazartesi, 22:28
Şikayet Et Detayını Göster
hırsızım ama vicdansız değilim...
YANKESİCİYİM AMA VİCDANSIZ DEĞİLİM ... Yaklaşık olarak 66 yıl öncesinde, 1950'li yıllarda İstanbul'dayız. Bire bir yaşanmış olan hikayemiz bir belediye otobüsünde geçer. Otobüs tam Eminönü durağına gelmiş ve kapılarını açacakken bir kadının "Sakın kapıları açma, cüzdanım çalındı, otobüste hırsız var" şeklinde canhıraş sesi duyulur. Kadın ısrarcıdır ve bağırmaya devam eder. Bunun üzerine şoför kapıları açmaz ve yerinden kalkarak kadına "otobüste çalındığına emin misin? Çantanı kontrol et!" der. Kadın "biraz önce biletimi almak için cüzdanımı çıkarmıştım, daha sonra yerine koydum ama şimdi yok" diye cevap verir. Şoför bunun üzerine hiddetlenerek "kimse kıpırdamasın herkesin üzerini arayacağım" der. Şoför önden biletçi arkadan başlayarak yolcuları tek tek aramaya başlarlar. Herkes aranmış yalnız bir kişi kalmıştır. Henüz aranmayan yolcu binbaşı rütbesinde resmi üniformalı bir kara subayıdır. Üzerinde de haki renkli kalın paltosu vardır. Şoför "Binbaşımı aramaya lüzum yok, bir Türk subayını hırsızlık şüphesi ile asla aramam, cüzdan bulunamadı" diyerek kapıları açmak için yerine doğru yönelir. Tam bu sırada Binbaşının kendinden emin davudi sesi duyulur; "Beni de arayacaksınız, töhmet altında kalmak istemiyorum." der. Şoför aramak istemez ama Binbaşının ısrarı karşısında mecbur kalır. Tam elini Binbaşının paltosunun cebine sokarken "hayır arama, ben çaldım!" diyen biraz hırpani giyimli bir adam çıkar. Ve adam "cüzdanını çaldığım kadın bağırınca korktum, aranabileceğimi düşünerek cüzdanı, aranmayacağını bildiğim hemen yanımda bulunan Binbaşının paltosunun cebine bıraktım. Fakat bir Türk subayının hırsızlıktan suçlanmasına gönlüm razı değil. Yankesiciyim, hırsızım ama vicdansız değil!" diyerek başını önüne eğer. ***** İşte biz böyle bir millettik ... Ne zaman kendi evladına, kendi askerine el kaldıracak kadar soysuzlaştık, rezilleştik ..... ?" ***** Ahlak ve vicdan insanın temeli ve mayasıdır. Ahlak ve vicdan olmazsa insan olmaktan da bahsedilemez. Ve ne yazık ki bizler, sadece askere düşman olacak kadar bozulmadık. Bozulma ve kokuşma toplumun her kesiminde kendine göre oldu. Kimimiz Atatürk'e düşman oldu, kimimiz milletine; Dine düşman olan da var, devletine düşman olan da. Kardeş kardeşe düşman oldu. Topyekün bozulduk vesselam. Sevgiyle kalın...
1 Yorum
TeacherAndFinancing Eyvallah saygılar 24 Haziran 2019, 22:30
Tüm Yorumları Göster
gubaz
26 Nisan 2019 Cuma, 14:55
Şikayet Et Detayını Göster
bir düşünmek lazım....
İstanbulda bir ilkokul... 1955-65 ler,öğrenciler, Amerikan yardımı olarak yurda gelen sulandırılmış süt tozlarını içmek için sıradalar... O günlerden yaşanmış bir anı Mehmet bey anlatıyor ... "1960'lı yıllarda ilkokula gidiyordum. Öğretmenimiz süt tozu paketleri dağıttı; Abd'den yardım olarak gelmiş! Bizim evde 100'e yakın keçi vardı,30'dan fazla inek vardı. Süt ve yoğurdu satma imkanımız yoktu. Bize yetecek kadar her türlü süt ürünümüz vardı. Ama ben cicili paketler içindeki süt tozu paketlerini sevine sevine eve getirdim. Eve girmeden önce avluda dedemle karşılaştım; 'elindeki nedir?' diye sordu. Açıkladım... 'Bizim sütümüz var, götür onu geri ver, sütü olmayan çocuklara versinler.' dedi.Aslında köyümüzde sütü olmayan ev yoktu.Ben biraz duraklayıp götürmek istemedim. 'Oğlum,bunlar bizim iyiliğimiz için bunu vermiyorlar,bizi zehirlemek için gönderiyorlar!' dedi. Ben okulda aldığım derslerden kendime güvenerek dedeme karşı geldim. Söylediklerini okula gitmemiş dedemin cehaletine yordum. Ona itirazlar ettim. Beni ikna edemeyince inandırmak için bir deneye başvurdu.Güçlü bir köpeğimiz vardı. 'Git, süt tozunu süte çevir getir.' dedi. Gittim,süt tozundan süt yapıp getirdim.Köpeğimiz kulübesinde idi. Götürdük ve önüne koyduk. Ağzını koydu,yaladı,çekti,bırakıverdi; 'Siz beni zehirlemek mi istiyorsunuz?!.' anlamında hırsla bize baktı. Saldıracak gibiydi. Kabı aldık. Dedem onu suda yıkadı. Sonra bana 'git, evden bizim sütten getir.' dedi. Evden yarım kilo kadar sütü götürüp yıkanmış kaba koydum.Yine köpeğin önüne sürdük.Ağzını koydu.Bir defa nefes aldı.İki içimde sütü bitirdi.Dedem hiç okula gitmemişti ama öğretmenimden ve o sütleri okulumuza gönderen yetkililerden daha çok şey biliyordu..." Ve bu dağıtılan süt tozlarından sonra Turkiyede ilk "Çocuk felci vakaları görüldü ve felç salgını başladı." Sonra ne mi oldu? Amerika bize milyon dolarlar karşılığında çocuk felci aşıları sattı.. Ne kadar manidar.. Bizi bomba ve silahlarla öldürenlerin,aşı ve yiyeceklerini masum gördüğümüz sürece daha çok aldanacağız. Önce bizi hasta edip,peşine ilaç ve aşısını satıyorlar!
6 Yorum
TeacherAndFinancing . 26 Nisan 2019, 15:02
*runkli* Evet bir dönmede öğrencilere zorla Fındıklar yedirildi ihraç edilip geri gönderilen Fındıklar. Bir kaç yıl öncede kuru üzümler dağıtıldı tarım ilacı fazla olduğundan geri gönderildi öğrencilere verild 26 Nisan 2019, 14:59
ayse cikkkk Hep kandırılıyoruz hep 26 Nisan 2019, 14:58
Tüm Yorumları Göster
gubaz
23 Nisan 2019 Salı, 17:43
Şikayet Et Detayını Göster
bugünlük bu ders hepimize yeter
Bir zamanlar Çin'de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı.. Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator'un karşısına çıkardılar. Hırsız İmparator'u görünce ona şöyle dedi; "Değerli efendim, çok açtım, dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.." İmparator dudak büker; "Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?" Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve; "Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.." İmparator kahkaha atarak; "Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.." dedi. Yoksul adam; "Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım.. Bu tohumu ancak, ömründe hiç çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.." imparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle; "Ben imparator'um bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim." dedi.. Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaşe içersinde İmparator'a dönüp itiraz etti. "Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu i ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinadar başı eksin.." Hazinadar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti. Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar.. Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde başbakana, hazinadara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve; "Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi. Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı. Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi.. Sonra da gülerek; "Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter." dedi..
13 Yorum
"GEZGİN" O iş öyle kolay değil ki :)) 23 Nisan 2019, 17:53
ayse cikkkk Tiz kafası vurula.. 23 Nisan 2019, 17:52
"GEZGİN" Yav he he :)) 23 Nisan 2019, 17:50
Tüm Yorumları Göster
gubaz
6 Mart 2019 Çarşamba, 23:29
Şikayet Et Detayını Göster
Enayilik Üzerine....
"MEĞER BEN NE ENAYİYMİŞİM...!" Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakiki bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal' ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti. Bütün ömrüm tabir-i amiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi. Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kağıtları, sadece resmi hizmetlerde, adeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmi arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı. Meğer ben ne enayiymişim!... Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Mesela, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zaruri toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu. Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; halen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz. Benim anladığım manada siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasi hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilakis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım. Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alın teriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım. Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama halen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım. Meğer ben ne enayiymişim!. Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hala kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lafım vardı. Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım. Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allah'ıma hamd ediyorum. HASAN CELAL GÜZEL
4 Yorum
**sude** Şimdi ki siyasetçilere de okutmak gerekiyor bunları. 7 Mart 2019, 08:34
Mitralyöz ömer ÇOK DUYGULANDIM GERÇEKTEN 6 Mart 2019, 23:39
Janssett Sevmedim o kişiyi 6 Mart 2019, 23:34
Tüm Yorumları Göster
gubaz
6 Mart 2019 Çarşamba, 10:11
Şikayet Et Detayını Göster
Hz.Hızır (a.s)...
Günlerden bir gün oturmuş, ALLAH'ı Zikretmekle meşgul Hızır (a.s.)ın canını almak için yanına Ölüm Meleği Azrail (a.s) gelir. Hz. Hızır (a.s) durumu anlayınca hüngür hüngür ağlamaya ve çırpınmaya başlar. Bir ALLAH dostunun ölüm karşısında gayet metin ve soğukkanlı olmasını bekleyen Azrail (a.s) ''Bu ne telaş, bu ne telaş ey! Hızır, ne kadar yufka yürekliymişsin, ne bu gözyaşları, Ölümden mi, yoksa Dünyadan ayrılacağından mı korkuyorsun'' diye sorunca Hızır ( a.s) Hayır der: "Tek korkum; Öldüğümde ALLAH'ı biraz daha fazla Zikretmekten uzak kalışımdır. Çünkü ardımdan insanlar ALLAH'ı anarlarken, bol bol ibadet ve taatte bulunurlarken, ben bu eşsiz zevkten mahrum kalacağım. Halbuki ben kıyamete kadar ALLAH'ı anmayı ve Ona gece gündüz ibadet etmeyi diliyorum.' Bunun uzerine ulu ALLAH (c.c) Azrail (a.s)'a Ey Azrail; Hızır'ın ruhunu alma. Bırak yaşasın.. Çünkü o yaşamayı kendisi için değil, benim için, beni daha çok anmak için istiyor. Bırakta kıyamete kadar yeryüzünde beni ansın, bana yalvarıp yakarsın diye emreder. İste o yüzdendir ki; Hızır (a.s) yeryüzünde kıyamete kadar hayatı sürecek olan tek varlıktır. Ve devamlı olarak Allah'ı anmakla meşguldur. Yüce ALLAH cümlemizi, yüce adını yüreğinden ve dilinden düşürmeyen gerçek müminlerden eylesin... AMİN
5 Yorum
Mütekabiliyet Hızır a.s ile birlikte namaz kılmak isteyen bursdaki ulu camiye gitsin, her gün bir vakit orda kılıyor ama hangi vakit olduğu belli değil. 6 Mart 2019, 16:32
ışılay3 Amin Şimdiden hayırlı kandiller o zaman 6 Mart 2019, 10:18
AlpBörü amin 6 Mart 2019, 10:17
Tüm Yorumları Göster
gubaz
5 Mart 2019 Salı, 19:43
Şikayet Et Detayını Göster
Baba Mirası...
"Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara'da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı. - Üstü kalsın kardeşim" dedim. Döndü bana doğru: - Vaktin var mı ağabey ?" dedi. - Evet" dedim (tek ayağım hala dışarıda) Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş. - Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?" - "Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!" - Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim." Döndü bana, attı kolunu arkaya: - "Vaktin var mı ağabey?" - "Var." - Çek kapıyı o zaman." 5 dakika konuştuk. İngiltere'de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler: - "Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık." "Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize" Durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı." "Aha" dedim, "Bizim meslekten", seminerci. - "Ne anlatırdı baban ?" - "Hayatta nasıl başarılı olunur ?" " O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor." - Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?" - "Ne bıraktı?" - "Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın." Falan filan. "Ağabey, aradan 15 yıl geçti." "Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı." "Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var." "Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki : - "Asıl mirası bizim baba bırakmış." "Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür." Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim: - "Dur ağabey, asıl bomba şimdi!" - Nedir bomban ?" - Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz." Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.
8 Yorum
*runkli* Hazıra konan evlat değer bilmez 5 Mart 2019, 20:06
ışılay3 Rabbim helal versin az versede bereketini versin derim hep 5 Mart 2019, 19:48
Kardelen emell Valla okudum helal olsun, keşke herkes böyle helal iş görse:( 5 Mart 2019, 19:48
Tüm Yorumları Göster
gubaz
15 Ocak 2019 Salı, 20:48
Şikayet Et Detayını Göster
kendisi, oglu, kızı, torunu....
Yıl 1962.. Cağaloğlu'ndaki bir köşe yazarının odasına üstü başı bakımsız, kirli sakallı biri girer. Adını söyledikten sonra yazardan kendisine yardım etmesini ister. Köşe yazarı, karşısındakinin içler acısı durumundan büyük üzüntü duyar. Cüzdanını çıkararak istediği kadar alması için adama uzatır. O da uygun bir miktar para alarak iki büklüm gözden kaybolur. Birkaç ay sonra tek sütunluk bir gazete haberi köşe yazarının gözüne çarpar.. Haberde, İstanbul sokaklarında, bir çöp bidonunun yanında bulunan bir cesetten söz edilmektedir. Fotoğrafa dikkatle bakar, bu, para istemek için kendisine gelen adamdan başkası değildir.. Emin Ersoy'dur.. Mehmet Akif Ersoy'un oğlu Emin Ersoy !... Yıl 1985... Üsküdar Belediyesi, emekli maaşıyla geçinmeye çalışırken hastalanan, zor ve bakımsız günlerin ardından gözlerini hayata kapayan bir adamın cenazesi ortada kalmasın diye tüm masrafları karşılar.. O unutulan insan, Tahir Ersoy'dur.. Mehmet Akif Ersoy'un torunu !.. Yıl 1991.. Beyoğlu'nda bir evin kiracıları, kirayı ödeyemedikleri için sokağa atılırlar.. Onlar, Mehmet Akif Ersoy'un kızı ve torunlarıdır !.. İşte sizlere, "İstiklal Marşı" için devletin verdiği para ödülünü almayan, ticarete alet olmasın diye de, "İstiklal Marşı"nı kitabına almayan Mehmet Akif Ersoy'un Türk milletine emanet ettiği çocuklarının yaşamlarından kahredici bir kesit.. Sunay Akın
2 Yorum
"GEZGİN" Çok üzücü 15 Ocak 2019, 20:51
Tüm Yorumları Göster
Forum'dan Seçmeler